Makale Nedir?

Belirli bir konu ile alakalı, bir görüş ya da düşünceyi savunmak ve bunu kanıtlamak adına yazılmakta olan yazı türüne makale denilmektedir. Genel itibari ile makalelerin konusu yalnızca edebiyat değildir. Bununla beraber resim, müzik, bilim, siyaset, sağlık, eğitim ve spor gibi birçok farklı alanda da yine makaleler yazılabilmektedir.

Genel olarak bakıldığı zaman makalelerin kullanımının başlaması ve gelişmesi gazeteler ile beraber olmuştur. İşlenmekte olan düşüncenin karşı taraftaki okuyucuya aktarılması ve okuyucunun bundan ikna olması gerektiği için çeşitli kanıtlar ile savunulmakta olan düşüncenin desteklenmesi gerekmektedir.

Bundan dolayı da yazar başta tanık gösterme olmak üzere benzetme, örnekleme, karşılaştırma gibi düşüncenin geliştirilmesini sağlamakta olan yöntemleri sıklıkla kullanmaktadır. Hangi konu olursa olsun fark etmez, makale yazımında dil ciddi ve anlaşılır olmalıdır. Aksi durumda yani ciddiyetten uzak ve anlaşılmaz bir şekilde yazılmış olan makale ne yazık ki asla amacına ulaşmamış olacaktır.

Yazarların makale hazırlarken dikkat etmeleri gereken diğer bir konu ise giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine dikkat edilerek hazırlanması. Giriş bölümünde ele alınacak olan konudan bahsedilmeli, gelişme bölümünde konudan ayrıntılı bir şekilde bahsedilip belgeler ortaya koyulmalı ve sonuç bölümünde ise konu ile alakalı düşünceler toparlanıp okuyucuya gerekli şekilde aktarılmalıdır.

Makalenin Özellikleri Nelerdir?

 Hazırlanacak olan makale içerisinde ele alınacak olan konu bilimsel bir yöntemle incelenmelidir. Genel olarak makalenin yazılış amacı bir konu ile alakalı bilgi vermektir. Fakat bu esnada sadece bilgi verilmez, aynı zamanda verilmekte ola bilgiler de dikkatlice kanıtlanmaya çalışılır.

Yazılmış olan konuya göre makale içerisinde örnekleme, tanık gösterme ve karşılaştırma gibi farklı tarzlarda düşünceyi geliştirme yöntemleri kullanılmaktadır. Hazırlanmakta olan makalenin üzerinde durmuş olacağı temel bir düşünce vardır ve yazar da bu düşünceye karşı mümkün olduğu kadar nesnel bir yaklaşım göstermesi gerekmektedir.

Hazırlanacak olan makalelerde konu sınırlaması olmaz. Dolayısıyla gerekli olan detayların üzerinde durulması şartı ile istenilen hemen her konuda rahatlıkla makale yazılabilmektedir. Yazılmakta olan bu makaleler dergilerde ve gazetelerde yayınlanabileceği gibi eğer istenirse yazar bunları kitap haline de getirebilir.

Milletvekili

Bir parlamento içerisinde oy vermiş olan kişileri temsil eden kişiye milletvekili denilmektedir. Pek çok farklı ülkede yer almakta olan sistemlerde var olan parlamento üyelerine farklı isimler verilebilir. Parlamenter yani milletvekili bağımsız olabileceği gibi bir partiye bağlı da olabilmektedir.

Bir ülkenin yürürlükte var olan mevzuatına ve parlamento sistemine göre seçme ve seçilme kurallarının yanı sıra milletvekilinin sorumlulukları ve görevleri değişim gösterebilmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesindeki milletvekillerinin de görevleri ilgili şekilde belirlenmiştir.

Milletvekilinin Görevleri Nelerdir? 

Genel olarak milletvekilinin temel görevlerinin başında kanun yapmak, değiştirmek ve kaldırmak gelmektedir. Bunun yanı sıra

  • Bakanlar kurulu ve bakanları denetlemek
  • Para basılmasının kararının verilmesi
  • Mevcut durumda savaş ilan etmeye karar verilmesi
  • Kanunlar çerçevesi dahilinde belirli konularda bakanlar kuruluna kararname yetkisi verilmesi
  • Bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşüp bunu kabul etmek
  • Uluslar arası antlaşmalarının onaylanması
  • Türkiye Cumhuriyeti anayasasının on dördüncü maddesinde yer almakta olan fiillerin haricindeki suçlardan ötürü mahkum olmuş kişiler hakkında genel ve özel af ilalarına karar vermek
  • Anayasa bünyesindeki diğer maddelerde öngörülmüş olan salahiyetleri kullanmak ve görevleri yerine getirmek de yine milletvekillerinin görevleri arasında kendine yer bulmaktadır.

Nasıl Milletvekili Olunur?

 İnsanların büyük bir kısmı özellikle de seçimler öncesinde milletvekili olma şartlarını inceliyorlar. Pek çok kişi gerekli şartları taşımadığını düşünüyor olsa da bu düşünce doğru değildir. Gerekli şartları taşıdığını düşünen herkes, milletvekili olmak adına gerekli olan başvuruyu yapabilir.

 

Genel olarak milletvekili olma şartları şunlardır;

 

  • En az ilkokul mezunu olmak
  • 25 yaşını doldurmuş olmak
  • Erkekler için askerlik hizmetini yapmış olmak
  • Kamu hizmetinden herhangi bir şekilde yasaklanmamış olmak
  • Yüz kızartıcı bir suç işlememiş olmak
  • Taksirli suçların haricinde 1 yıldan fazla bir süre hapiste yatmamış olmak
  • Devlete dair sırları açığa çıkartmamış olmak
  • Anarşik ve ideolojik suçlara katılmamış olmak
  • Kısıtlı olmamak.

 

Bu şartları eksiksiz bir şekilde yerine getirmiş olan kişiler, milletvekili olmak adına gerekli olan başvurularını yapabilir, kabul görürlerse halkı temsil etme yetkisine sahip olurlar.

Osmanlı-Rus Savaşı / 93 Harbi

1877-1878 yılları arasında; Osmanlı ve Rusya arasında meydana gelen savaş; rumi takvimde 1293 senesine denk gelmesi sebebiyle “93 Harbi” olarak adlandırılmıştır. Rus ordusu, Yeşilköy’e kadar ilerlemiş ve  savaş, Osmanlı Devleti’nin barış istemesiyle sonuçlanmıştır. 19.yüzyılın en kanlı savaşlarından biri olan 93 Harbi’nin sonunda, Osmanlı’nın elinde sadece Arnavutluk-Trakya hattı kalmış ve balkanlarda yaşayan 1,5 milyon müslüman Anadolu’ya göç etmiştir.

Dönemin Şartları

93 Harbi’nin oluşmasını sağlayan en temel etkenlerden biri; 1853 tarihinde Rusya’nın Kırım’da aldığı yenilgi olmuştur. Çarlık Rusyası I. Petro’dan bu yana sıcak denizlere inmeyi, dış politikada bir hedef haline getirmiştir. Yayılmacı bir politikayla birlikte Rusya, Moskova civarına konumlanan bir kara devleti olmaktan çıkmak istemiştir. Bu istekle birlikte, Petro 1706’da İsveç’le savaşmış ve zafer kazanmıştır.Böylelikle Baltık Denizi’nde kendi adını taşıyan bir liman kurmayı başarmıştır. Balktık’ta kazanılan zafere karşı, Rusya’nın sıcak denizlere inme; Akdeniz ve Karadeniz’e egemen olma yolunda karşılarına çıkan Osmalı Devleti olmuştur. 1711 yılında Osmanlı’ya savaş açmış ve başarısız olmuştur. Ancak Rusya ana hedefinden hiç şaşmamıştır. Süveyş Kanalı’nın açılması da durumu cazip hale getirmiştir. Rusya, Kızıl Deniz üzerinden Hint Okyanusu’na açılıp, İngiltere’nin Hint Yolu’nu kesmeyi başarma imkanı doğmuştur. Rusya’nın Kilikya üzerinden Akdeniz’e inme politikasının baş kahramanları ise, Osmanlı topraklarında yaşayan “azınlıklar” olmuştur.

Rusya, panslavist bir politikayı gündeme getirmiş ve kendini Osmanlı devleti’nde yaşayan Slav ve Ortodoksların hamisi ilan etmiştir.  Rusya’nın, Balkanlarda Slav azınlıkları kışkırtmasıyla birlikte; Yunan, Arnavut, Bulgar,  Hırvat, Sırp, Makedon ve hatta Türk halkarı arasında “çetecilik” faaliyetleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Çerkes Çeteleri ve Ruslar arasında büyük çatışmalar yaşanmış ve karşılıklı olarak çok kan dökülmüştür. Ruslar; Çerkesleri, Balkanlara kadar sürmüş ve sürülen Çerkesler Osmanlı Devleti’ne sığınmıştır. Büyük Çerkes Ayaklanması’nın ardında İngiltere vardır. Rusya’nın büyüme tehdidi İngiltere’yi Çerkesleri kışkırtmaya itmiştir. Osmanlı Devleti, Çerkesleri Rumeli’de iskan etmiştir. Çerkesler, Slav olmaları sebebiyle Bulgarlara saldırmış ve cinayetler işlenmiştir. Ruslar; Bulgarları, Slav olmaları sebebiyle korumak istemiş ve Osmanlı Devleti’ne bir ultimatom vermiştir.

İngilizler, bir Osmanlı- Rus Savaşı’nın engellemesi için özgürlüklerin genişletilmesi tavsiyesinde bulunmuştur. 1876 yılında Bulgar Ayaklanması, ağır kayıplara rağmen kesin bir biçimde bastırılmıştır.Bu ayaklanma dış devletlerin de dikkatini çekmiş ve Osmanlı’ya gelen tepkiler artmıştır. Tepkileri dikkate alan Sultan II. Abdülhamid, İstanbul’da bir konferans düzenlemiştir. Tersane Konferansı olarak adlandırılan bu konferansta, Avrupalı Devletlerin amacı; Sırp, Bulgar ve Rumelililere daha geniş özgürlükler tanınması olmuştur. Bu sırada II. Abdülhamid, iç politikada yaşanacak karışıklıklara karşı Meşrutiyet’i ve Kanun-i Esasi’yi ilan etmiştir. Kanun-i Esasi, tam da Tersane Konferansı’nın başlayacağı gün olan 23 Aralık 1876 tarihinde ilan edilmiştir.

Savaş İlanı ve Mithat Paşa

Sultan II.Abdülhamid, Tersane Konferansı’nda Hristiyan azınlıklara daha geniş haklar vererek savaş fikrine daha temkinli yaklaştığını göstermiştir. Ancak Sadrazam Mithat Paşa ve destekçileri savaşma yanlısı olmuşlardır. Mithat Paşa’nın zafere olan ihtiyacının yanı sıra 1853’te kazanılan Kırım Savaşı, Osmanlı Devleti’ne özgüven vermiştir. Tersane Konferansı’nın ardından İngiltere, Londra’da bir konferans düzenlemiştir. Tersane Konferansı’nda alınan kararlara benzer kararlar alınmış ve sonuç değişmemiştir. Mithat Paşa, bu durumu iç işlerine müdahale olarak kabul etmiştir.

Diplomatik çabalar sürerken, Rusya olası bir savaşa hazırlanmaya başlamıştır. Bununla birlikte Rusya; Paris Anlaşması’nın Karadeniz’de tersane ve savaş gemisi bulundurmama hükmünü tanımadığını duyurmuştur. Mithat Paşa’nın keskin tavrının ardından Çarlık Rusya yönetimi, 24 Nisan 1877’de  Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir. Ertesi gün toplanan Meclis-i Umumi’de  Mithat Paşa’nın çabalarıyla Osmanlı’nın savaşacağı duyurulmuştur.

Plevne savunması ise Osman Nuri Paşa’ya (Gazi Osman Paşa) kalmıştır. Şıpka Geçidi’ni geri almak için mücadele gösteren Osmanlı birliklerinden yardım alamayan Osman Nuri Paşa, Plevne’yi 145 gün boyunca savunmuştur. Plevne’de Ruslar üç defa mağlup edilmiştir ve Sultan II.Abdülhamid, üçüncü Plevne başarısından sonra Osman Nuri Paşa’ya  “Gazi” ünvanını vermiştir. Ancak Osmanlı’dan yardım gelememesi ve Rus- Romen ordularının sayıca üstün olması sebebiyle Plevne düşmüştür (10 Aralık 1877).

Kafkasya Cephesi’nde ise çok sayıda savaş olmuştur. Kafkas Cephesi’nin kumandanı Ahmed Muhtar Paşadır. Devamlı takviye alan Rus ordusu, 30 Nisan’da Doğu Bayezid’i ele geçirmiştir.  Ahmed Muhtar Paşa; Ruslara karşı Halyaz, Zivin ve Gedikler Meydan Muharebelerini kazanmıştır. 15 Ekim 1877 tarihinde yaşanan Alacadağ Meydan Muharebesi,  Ahmed Muhtar Paşa’nın daha fazla zayiat vermemek için Erzurum’a çekilmesiyle sonuçlanmıştır. 18 Kasım’da Ruslar, Kars’ı ele geçirmiştir. Fakat Erzurum’u almayı başaramamışlardır.

93 Harbi- Detaylar

93 Harbi; Osmanlı İmparatorluğu’nu çöküşe götüren savaşlardan biri olmuştur. Müslim-Gayrimüslim yüz binlerce insan öldürülmüş, tecavüze uğramış ve zorla göç ettirilmiştir. Sistematik bir soykırım olduğu iddiası, gerçeklikten o kadar da uzak değildir. Kars , 40 yıl boyunca Rusların kontrolü altında kalmıştır. Düşman birliklerinin, payitahta kadar ilerlemesi; deyim yerindeyse Osmanlı Devleti’ni rezil rüsva bir durum içinde bırakmıştır. Rusların Yeşilköy’e işgal hatırası olarak “Rus Abidesi” dikmesi de yenilginin tuzu biberi olmuştur. Sonraları bu heykel havaya uçurulsa da 93 Harbi tarihe kazınmıştır.

Mithat Paşa’nın, Kırım’da olduğu gibi dış devletlerden yardım alabileceğine olan inancı ve zafer gereksinimi; Osmanlı Devleti açısından oldukça ağır bedeller ödemesine sebep olmuştur.   II.Abdülhamid gelişen dünyaya ayak uydurmak gerektiğini savunmuş olsa da; savaşa girmek istememesinin asıl nedeni: Ahmet Muhtar Paşa ve üst düzey komutanlardan  Ali Rıza Paşa’nın, Rusya’yla savaşacak gücün olmadığını beyan etmeleri kabul edilmiştir. Ancak Osmanlı ordusunun silah ve teçhizat açısından Rus ordusundan güçlü olduğu bilinmektedir. Buna karşı, Rusya’nın sürekli takviye alması savaşta belirleyici unsur olmuştur.

Savaş sonrası raporların ışığında kesin bir Rus galibiyetinden bahsetmek mümkün olsa da, Rusların savaş sevinci yaşadığı söylenemez. Tarihçiler bunu “Pyrrhus Zaferi” olarak açıklamışlardır. Dilimize Pirus Zaferi olarak geçen bu tanım; çok fazla kayıp verilerek elde edilen anlamsız başarı anlamına gelmektedir. Zararı faydasından çok olan zaferlere Pirus Zaferi denmektedir. Ruslar açısından da durum bu şekilde olmuştur. Plevne’de art arda aldığı yenilgiler ve tifüs salgını, Rus ordusunun yarısını yok etmiştir.

Berlin Antlaşması’nın ardından Fransa ve İngiltere, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü korumaktan vazgeçmiş ve Ermeni kelimesi ilk kez resmi bir kaynakta bu şekilde geçmiştir.

Nene Hatun’un, kundakta bebeğini bırakıp Aziziye Savunması’nda çarpışması ise 93 Harbi’nin en vurucu noktalarından biri olmuştur.

Osmanlı Devleti ise bir süre daha varlığını korumuştur, 1912’de başlayan Balkan Savaşları ise Osmanlı Devleti’ne Balkanlarda son darbeyi vurmuştur.

Salamis Deniz Muharebesi

Salamis Deniz Muharebesi, M.Ö 480 yılının sonbaharında; Yunanistan Attikası’nın güneyinde bulunan Pire Limanı yakınlarındaki Salamis Adası’nda gerçekleşmiştir. Termofil Muharebesi’nin devamı niteliğinde olup Pers- Yunan kent devletleri ittfifak donanmaları arasında yapılmıştır. Salamis Deniz Muharebesi’nin galibi Sparta kuvvetlerinin öncülüğünde Yunan güçleri olmuş ve Persler Anadolu’ya çekilmek zorunda kalmıştır.

Genel Bakış

Yunan kent devletleri, bilindiği üzere iç çatışmalar yaşamıştır. Özellikle Atina ve Sparta arasında oldukça geniş çaplı bir anlaşmazlık vardır.Babası I. Darius’un ardından güçlü bir orduyla Atina’ya yürüyen Pers Kralı I. Serhas, bu anlaşmazlıklardan faydalanmış ve Termofil Geçidi’ni almayı başarmış ve Atina’yı ele geçirmiştir. Termofil Muharebesi sırasında, Sparta Kralı Leonidas’ın 300 askeriyle, 7 günlük (muharebe 3 gün sürmüştür) bir direnişin ardından ölmesi,Yunan kent devletlerinin tehlikenin boyutunun farkına varmasını sağlamıştır. Atina’dan Salamis’e doğru çekilmiş ve birleşerek bir savaş gücü oluşturmaya çalışmışlardır.

Atina’yı kolaylıkla ele geçiren I. Serhas, denizde elde edilecek bir başarının karada çok daha işe yaracağını düşünmüştür. Ancak Termofil Muharebesi esnasında; Pers donanması, fırtınalara yakalanmış ve denizde de süren Artemision (Artemisyon)  Deniz Savaşlarında gemilerinden birçoğunu kaybetmiştir. Bazı kaynaklarda; Perslerin 3000 gemiyle yola çıktığı ancak fırtına ve Artemisyon sonucunda 1.900 gemiye kadar düştüğü geçmektedir. Diğer kaynaklarda ise bu sayı 600’e kadar düşmektedir.  Ancak Salamis Deniz Muharebesi’nde Perslerin daha fazla gemiye sahip olduğu bilinen bir gerçektir.

Antik çağda, deniz savaşlarında kullanılan bu gemilere “trireme” denmektedir. Triremeler, üç sıra kürekli kadırgalar olarak düşünülmüş ve dilimize “trirem” olarak geçmiştir. Pers donanması, 600- 1900 triremden oluşurken, Yunan donanması ; çoğunluğunu Atina triremlerinin oluşturduğu 370 deniz aracından oluşmaktadır (bazı anlatılarda 450).

Yunan şehir devletleri, Korinthos’ta bir araya gelmişlerdir. Peloponnesoslular, Korinthos Kıstağı ‘nı ( deniz içinde iki kara parçasını birbirine bağlayan dar toprak parçası) korumak için bir duvar inşa etmeyi önermişlerdir. Ancak Atinalı politikacı ve general Themistokles bu fikre pek yanaşmamıştır. Themistokles, Pers donanmasındaki zayıf noktayı fark etmiş ve sayı avantajını ortadan kaldıracak bir plan yapmıştır. Yunan savaş meclisi tekrar toplanmış ve Themistokles burada savaşa girmeleri konusunda ateşli bir konuşma yapmıştır.

Bu sırada Pers Kralı I. Serhas,  Korinthos Kıstağı’na ilerlemek ve Yunan donanmasına saldırmak konusunda kesin bir karara varamamıştır.Denizde kazanılacak bir zaferin önemini kavrasa da, nihai amacı olan Atina’yı yerle bir etmeyi gerçekleştirmiştir.  Ancak Serhas, yine de zaferden oldukça emin olmuştur. Tarihte bilinen ilk kadın amiral olan Artemisia’nın da aralarında bulunduğu generallerine fikir danışmak istemiştir.

Artemisa- İlk kadın Amiral

Artemisia’ya ait bilgilerin tamamına yakını yine Herodot Tarihi’nden alınmıştır. Herodot, onu girişken ruhlu ve erkekçe korkusuz olarak tanımlamıştır.  Artemisia, dor soyundan gelmektedir. Babası  Halikarnassoslu (Halikarnaslı) Lygamis, annesi ise Giritlidir. Dönemde, Halikarnas tiranlığını yöneten bir Karya (Karia) kraliçesidir.

Karyalıların denizcilikte oldukça ileride olduğu bilinmektedir. Artemisia da Salamis Deniz Muharebesi’ne 5 triremle katılmıştır. Herodot; onun Pers donanmasıyla, Salamis Deniz Muharebesine iştirak etmesine, kişisel sebeplerinin ve kişisel özelliklerinin neden olduğunu belirtmiştir.

Artemisia; Yunanlarla girilecek bir deniz savaşı hakkında Serhas’ı uyarmıştır. Artemisia’ya göre Yunanlar Perslerden denizde daha üstündür. Denizde alınacak bir yenilgi ise kara kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanmasına sebep olabilir.  Yunan filosuna saldırılmazasa, Yunanların evlerine geri döneceklerini ve savaşmayacaklarını düşünmüştür.Pers müttefiklerini ise işe yaramaz bulmuştur. Serhas, Artemisia’yı yok saymamıştır ancak çoğunluk savaşmaktan yana olmuştur. Serhas da çoğunluğu dinlemiştir.

Salamis Deniz Muharebesi’nde Artemisia ile ilgili en önemli noktalardan biri, Artemisia’nın bir trirem bile kaybetmemiş olmasıdır. Muharebe sırasında, Artemisia bir de Pers triremi batırmıştır. Yunanlar saf değiştirdiğini sansa bile Artemisia’nın bunu kendi gemisine yol açmak için yaptığı düşünülmüştür. Serhas, bu duruma kızmamış aksine  Artemisia’yı takdir etmiştir.

Herodot, Serhas’ın bu olay karşısında : ” Benim erkeklerim kadın gibi, kadınlarım da erkek gibi savaştı.” dediğini kaydetmiştir. Serhas’ın çocuklarını güvende olması için Ephesos’a, Artemisia’yla göndermesi; Serhas’ın tutumunu daha net açıklamıştır.

Pers Bozgunu

Korinthos’ta, Sparta ve Atina arasında yeni bir anlaşmazlık çıkmıştır.  Spartalılar, Korinthos’a daha yakın bir alanda savaşmak ve savaşı karaya taşımak istemiştir. Themistokles ise, denizde yapılacak bir savaşı planlamıştır.Antik Yunan Tarihçisi Thukydides’in (Thukididis) zekasından övgüyle bahsettiği Themistokles, bu durumu bir avantaj olarak görmüştür.

Themistokles, Sikinnos adlı bir köleyi Pers saflarına göndermiştir. Sikinnos, Serhas’a Yunanların anlaşmazlık yaşadığını ve Atinanlıların savaşa girmeyeceğini söylemiştir. Serhas, tuzağa düşmüş ve Yunan filosuna son darbeyi indirmek için harekete geçmiştir.

Anlatıya göre, Serhas zafer kazanacağından oldukça emindir. Savaşı izlemek için günümüz Perama tepelerine tahtını kurdurmuştur. Serhas, böylelikle en cesur askerlerini görüp , savaş bitiminde ödüllendirmeyi amaçlamıştır.

Serhas, 20 kadar triremi Yunan filosunu sıkıştırmak için batıya göndermiştir. Geri kalan triremleriyle birlikte Salamis’e doğru ilerlemiştir. Themistokles komutasındaki Yunan donanması ise, arkadan sıkıştırılacaklarını bile bile geriye doğru hamle yapmıştır. Themistokles’in amacı Pers donanmasını iyice içlere kadar sokmak olmuştur. Yunan donanması çekilir gibi görünmüş ve Pers donanması burnun iç taraflarına kadar girmiştir.

Bu noktada Serhas’ın taktiksel bir hatası olmuştur. Yüzlerce geminin hızla Salamis Körfezi’ne girmesi, Persler için büyük bir talihsizlik olmuştur. Körfezden geçemeyen ve manevra yapamayan triremler hızla batmıştır. Herodot, 200 tane Pers gemisinin bu şekilde battığını, Perslerin yüzme bilmediği için boğulduğunu ve kalanların Yunanlar tarafından öldürüldüğünü kaydetmiştir. Diğer triremler ise kaçmışlardır.

Bozguna uğrayan Serhas, kalan askerlerini toplayıp geri çekilmek istemiş ve meclisini toplamıştır. Pers generali ve Serhas’ın kız kardeşinin ilk kocası olan Mardonios, Serhas’tan 300 bin asker istemiştir. Mardonios’a göre; 300 bin askerle birlikte, Yunanları burnundan çekip Serhas’ın önüne getirebilecektir. Burada devreye yine Artemisia girmiştir. Artemisia, Serhas’a; dönmesi gerektiğini, Atina’yı almayı başardağını ve hanedanlığını koruması gerektiğini söylemiştir. Ayrıca Artemisia, Serhas’ın Mardonios’u Atina’da bırakmasını istemiştir. Artemisia’ya göre; Mardonios başarılı olursa, Serhas’ın kölesi başarılı olacaktır. Başarısız olursa da basit bir köle başarısız olacaktır ve Serhas’ın itibarı zarar görmeyecektir. Serhas, bu öneriyi dikkate almış ve ordusunu toplayıp geri çekilmiştir.

Salamis Deniz Muharebesi- Detaylar

Salamis Deniz Muharebesi, tarihte bilinen “ilk deniz savaşı” ünvanını taşımaktadır. Salamis Deniz Savaşı, Termofil Muharebesi ve diğer Yunan- Pers savaşlarına dair bilgiler için Herodot Tarihi, kaynak olarak kullanılmıştır. Bu muharebeler, Pers kayıtlarında geçmemektedir. Bu sebeple “taraflı” olduğunu söylemek yanlış olmaz.Herodot’un abartılı ve öyküsel anlatımı sevdiği kabul edilmektedir.

Salamis Deniz Muharebesi’nin ardından Mardonios, Plataia Savaşı’nda Yunanlar tarafından mağlup edilmiştir (M.Ö 479). Bu yenilginin ardından, Serhas’ın Yunan topraklarına bir girişimi daha olmamıştır. Themistokles ise, Atina siyasetinin kurbanı olmuş ve Pers Kralının ona Anadolu’da verdiği topraklarda yaşamıştır.

Muharebe sırasında meydana gelen fırtına ve depremler; Yunanlar tarafından tanrıların Pers öfkesi olarak yorumlanmıştır. Zeus’un etkisinden ziyade Serhas’ın stratejik hataları ve kibrinin savaşın kaybedilmesinde daha büyük bir etken olduğu söylenebilir.

Termofil Muharebesi gibi Salamis Deniz Muharebesi de filmlere konu olmuştur. Termofil Muharebesi’nin devamı niteliğindeki Salamis için de bir devam filmi çekilmiştir. “300. Rise of an Empire- Bir İmparatorluğun Yükselişi” isimli bu yüksek bütçeli film , tarihsel hata ve çarpıtmalarla dolu olsa da, Salamis zaferinin batı dünyasındaki etkisini gözler önüne sermiştir.

Siyasal İkna

Siyasal ikna, demokratik toplumların siyasal iletişiminin olmazsa olmaz parçalarından biridir.Siyasal iletişimin temeli ise belirli bir hedef kitleyi, zor kullanmadan yönlendirme, oy verme konusunda fikirleri üzerinde etki yaratmak sürecidir.Bu süreç adayların ya da partilerin bazı kamuoyu araştırmaları ile gündemdeki problemlerin bilincinde olmak, seçmen profilini çıkarmak olarak da bilinir. Siyasal ikna süreci dikkatle hazırlanan araştırmalar ışığında şekillenir.

Böylece, iktidar için yarışan siyasi parti, seçmenini hem demografik hem de sosyopsikolojik olarak analiz ederek tanımakta ve seçmenin hangi konuda hassas olduğunu, siyasi parti ya da adaydan ne beklentiler içinde olduğunu anlayarak buna göre bir seçim planı hazırlıyor, aday veya siyasi parti bu hazırlanan seçim planına göre hareket ediyor.

Siyasal İkna Ve Propaganda

Günümüzde demokratik toplumlarda, hem bireylerin hem de kamuoyunun yönlendirilmesi, zorlayıcı ya da şiddete başvurmadan çeşitli ikna yöntemlerinkullanılmasıyla hayata geçirilmektedir. Siyasal İknada temel oy potansiyeline sahip seçmenlerde oy verme eğilimlerinde etkili olarak yönlendirmektir. Böylece, ikna süreci sürecini en iyi şekilde değerlendiren siyasi parti en etkili seçim kampanyasını yürüterek iktidara gelme şansını artırmış olur.

Bu seçim sürecinde siyasi partiler tarafından kullanılan en etkili araç ise propagandadır. Propaganda bazı kaynaklarda “toplumun görüş ve davranışını, kişilerin belirli bir görüşü, belirli bir davranışını benimsemelerini sağlayacak biçimde etkileme girişimi” ya da “bir kanaat veya aksiyonda, yardım veya dayanak kazanmak için harcanan sistematik bir çaba” olarak geçmektedir.Propaganda olumlu ya da olumsuz tanımlarla karşımıza çıkabilir.

Siyasi partiler, seçmen kitlesinin oy verme olgularını kendi partileri lehinde yönlendirmeye çabalar iken çeşitlilik gösteren reklam kampanyaları ya da propaganda yöntemlerini en etkili şekilde kullanır. Propaganda ve ikna, birbirini tamamlayan iki önemli kavramdır.

Siyasal İkna Unsuru Olarak İkna

Siyasi bir iletişim kelimesi olan vaat kavram olarak ele alındığında, oy verme potansiyeline sahip seçmenleri analiz ederek oy verme konusunda seçmeni partinin lehinde oy kullanmaya yönlendirme unsuru olarak karşımıza çıkar. Seçim kampanyalarında verilen vaatlerin, gerçek ve etkileyici olabilmesi için birkaç koşullar ortaya çıkar. Bunlar: Verilen vaatlerin hedef kitlesi önemlidir. Vaatler hem bireye hem de kitleye hitap etmelidir. Vaatlerin nasıl gerçekleşeceği açıklanmalıdır. Verilen vaatleri gerçekleştirecek aday seçilmesi durumunda vaatlerin altından kalkabilecek şekilde olmalıdır. Aday seçim planını oluştururken, sadece siyasi koşulları ve buna bağlı talepleri değil, kendi uzun dönem sürecek siyasi hayatını da göz önünde buldurmalıdır. Son olarak vaatlerle ilgili olarak söylenecek bir başka konu ise, vaatlerin gündemi meşgul eden sorun ya da problemlerle örtüşmesi gerektiğidir.

 

Siyasal Reklam

Siyasal reklam, günümüz reklamcılığının önemli bir kolunu oluşturmaktadır. Ticari reklamcılığın siyasete uygulanması sonucu toplumda işlev kazanmış olan siyasal reklam, özellikle seçim zamanı seçim kampanyalarının olmazsa olmazı olarak görülür. Demokratik olarak yönetilen ülkelerde parti ya da adaylar seçmenlerden güven ve destek isterler. Bu desteği sağlamak için bir takım ikna edici mesajlar iletmeleri gerekir.

Hedef bir partiyi ya da adayı oy potansiyeli yüksek seçmene tanıtmak, diğer parti ve adaylar arasındaki farkların altı iyi çizilerek ayrıldıkları yönleri belirtmek ve seçimi kazanmak olunca, siyasal reklam önem arz eden bir olgu olarak ortaya çıkıyor.Ülkemizde ise siyasal mesajları aktarmak için radyo, televizyon ve yazılı basın gibi araçlardan, belirli bir süre yeterince faydalanılmamıştır.

Siyasal Reklam Türleri

Siyasal reklam vurguladığı konu üzerine kendi arasında ayrılır. Bunlar:

İdeolojik reklam: Seçmeni siyasal parti ya da adaya oy vermesi yönünde ideolojik fikirler belirten reklamlardır.

Partizan reklam: Bir adayın bağlı olduğu siyasi partiyle olan ilişkisini vurgulayan ve adayı siyasal parti ile özdeşleştirmek için yapılan reklamlardır.

Simgesel reklam: Duyularla ifade dilenemeyen durumu somut halde kültürel göstergelerin, fenomenlerin ve mitlerin kullanıldığı, seçmeni ikan etmek için kahramanların ve kötü profillerin kullanıldığı reklamlardır.

Yardımsever önder imgesi: Adayın ya da adayların kişilik özellikleri üzerine yoğunlaşılarak, adayı siyasal bir imge hali getirilerek seçmenlere sunulduğu reklamdır.

Gelecekteki siyasalara ilişkin tercih: Adayların vaatlerinin anlatıldığı, adayın geleceğe dair planlarını yapmak istediği projeleri detaylı bir şekilde sunduğu, adayın siyasi tarzını gösterdiği ve adayı diğer adaylardan farklılaştırma amacı güden reklamlardır.

Geçmişe dönük siyasal icraat: geçmişte yapılan hizmetleri anlatan, seçmenlerin hafızalarını tazelemesi için geçmişte yapılan işleri referans göstererek daha iyi işleri yapabileceklerinin algısını oluşturmaya çalışan reklamlardır.

Siyasal Reklam Ve Propaganda Farkı

Propaganda insanı eyleme geçirme konusunda, siyasal reklamla ortak amaçları olduğunu göstermesi, kolayca iki kavramın aynı anlama geldiği yanılgısına düşürebilir. Siyasal reklam ve propaganda kullandığı benzer yöntem kullanmalarına rağmen aralarında önemli farklılıklar bulunur. Propaganda bireye değil gruplara yönelik fikirlerini doğrudan değiştirmeye yönelik bir süreç izlenir. Siyasal reklamda ise daha çok birey göz önüne alınarak, çeşitli psikolojik, fizyolojik ve bilinçaltı faktörlerin etkisi kullanılarak kişiyi oy verme konusunda etkiler. Diğer bir deyişle propaganda dışsal bir dayatma iken siyasal reklam içsel bir ikna metoduna dayanır.

Sözlü İletişim

Sözlü iletişim görsel öğelere başvurmadan yapılan iletişim biçimidir. İletişim türlerinin en yaygını olan sözlü iletişimde en önemli unsur dildir. Toplumun her kesiminde sözlü iletişime başvurulur. Okullarda anlatılan derslerden tutun, televizyondaki spikerin sunduğu habere kadar her alanda sözlü iletişim mevcuttur. Telefon görüşmeleri, hitap ve seslenişler, yüz yüze görüşme sırasındaki konuşmalar, eğitim alanındaki sözlü aktarımlar da sözlü iletişime örnek gösterilebilir.

Sözlü iletişimde en önemli nokta söylenenin ne olduğudur. Söylenen, karşı tarafa dil aracılığı ile aktarılır ve ardından karşı tarafın geri bildirimiyle sözlü iletişim süreci başlamış olur. Sözlü iletişime geçebilmek için birtakım unsurlar vardır. Bunlar: Konuşma, dinleme, anlama, soru sorma ve geri bildirim olarak cevap vermedir. Tüm bunlar bir araya geldiğinde sözlü iletişim meydana gelmiş olur.

Sözlü İletişim Nasıl Yapılır

Sözlü iletişime geçerken sahip olduğumuz en önemli unsur ”Ses”tir. Ses unsurunda telaffuz biçimimiz, sesimizi tonlama biçimimiz ve konuşma hızımız oldukça önemlidir. Sözlü iletişimin konusuna göre bunları ayarlamak ve dikkat etmek çok mühimdir. Zira bazen vermek istediğimiz mesaj ses tonumuzun altında yatar. Bazen çok sakin bir cevap vermemize rağmen bunu karşı tarafa hızlı veya yüksek tonla söylemek onun bizi sinirliymişiz gibi algılamasına ya da ona karşı kırgınmışız gibi algılamasına sebep olabilir. Örneğin, bir annenin çocuğuna uyku vakti geldiğinde ”Odana git.” demesi ile çocuk yaramazlık yaptığında ” Odana git.” demesi çok farklıdır. Bu iki aynı cümle arasındaki ses tonunda, telaffuz biçiminde ve söyleme hızında oldukça farklılık olduğu net bir biçimde görülür.

Duyguları aktarımda sözlü iletişimin rolü oldukça büyüktür. Hızlı ve yüksek sesle konuşmak, o an konuşan kişinin gergin veya sinirli olduğunu, hafif bir ses tonuyla ve kesik kesik konuşmak kişinin o an isteksiz veya mutsuz olduğunu belirtebilir. Heyecan, korku, mutluluk, üzüntü gibi duygular ses tonunun alçaltılması veya yükseltilmesi ve kelimelerin telaffuz edilmesi bakımından sözlü iletişimde farklı anlamlara yol açabilirler. Sesin çeşitli şekillerde değiştirilmesi yoluyla karşı tarafa aktarılır ve anlam kazanırlar.

Sözlü iletişimde ses tonunun farklı ayarlanması sonucunda bir kelime birden fazla anlam kazanır. Örneğin buna ” Lütfen ” sözcüğünü örnek verebiliriz.  Lütfen sözcüğü kısık sesle ve sakince söylendiğinde ihtiyaç duyulan kişiye bir şey için yalvarma anlamına gelirken, hızlıca ve vurgulayarak söylendiğinde kişinin sinirli olduğu anlamına gelir. Aynı sözcük sakin ve canlı bir ses tonuyla söylendiğinde rica anlamı taşırken, hızlı ve soğuk bir ses tonuyla söylendiğinde otoriter bir ”Lütfen!” olarak algılanabilir. Bu nedenle sözlü iletişime geçerken seçilen kelimeleri iletmek istediğimiz duyguya uygun şekilde uyarlamak oldukça önemlidir. Zira yanlış tonlamayı ve telaffuz biçimini seçmek yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilir.

Sözlü İletişim Rolü

Sözlü iletişimin toplumdaki rolü çok büyüktür. Sözlü iletişim, kişinin kendini ifade edebilmesi için en önemli unsurdur. Bunun örneği toplumda neredeyse her kesimde mevcuttur. Örneğin, bir kişi iş görüşmesi için bir şirkete çağrıldığında, oradaki yetkililer ilk olarak kişinin kendini anlatabilme yeteneğine ve karşısındaki kişiler ile nasıl sözlü iletişime geçtiğine dikkat edeceklerdir.

Özetlemek gerekirse sözlü iletişim dil aracılığıyla meydana gelen ve kullanımı en yaygın olan iletişim biçimidir. Sözlü iletişimin dil aracılığıyla yapıldığından dolayı diğer iletişim türlerine nazaran daha hızlı olduğunu söylemek mümkündür. Alan ve zaman gözetmeksizin kullanılır. Bunun sonucu olarak sözlü iletişim, her alanda güçlü ve etkili bir iletişim aracı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Siyaset Nedir?

Köken olarak Arapçadan dilimize geçmiş bir kelime olan Siyaset Arapçada sasa veya siyasa diye kullanılan bu kelime seyislik, at bakıcılığı, 2. devlet yöneltme, yönetim anlamlarını taşır. Politikanın ise kelime anlamı olarak belirttiği ise 1. olarak devletin etkinliklerini amaç yöntem ve içerik olarak düzenleme ve gerçekleştirme esaslarını bütünü 2. olarak davranış şekli ve düşünce anlayışı 3. olarak ise mecazi bir anlam ifade eder yani istekleri doğrultusunda konulmuş hedeflere varmak için karşındakiyle empati kurup duygularını okşama, zayıf noktalarından faydalanıp kendi doğrusunu benimsetmektir.

Siyaset kelimesi 14. yüzyıldan sonra kullanılmaya başlanmıştır. Eş anlamlısı olarak bildiğimiz politika kelimesi ise 20. yy itibariyle yaygınlaşmıştır. Genel bir ifadeyle şunu diyebiliriz siyaset, insanları yurttaşlık düzeyinde etkilemektir. Geçmişten bugüne sürekli bir anlam değişikliğine ve genişlemesine uğramıştır. Bir toplumu kontrol altında tutmak ve onları ikna edebilmek için ortak bir uzlaşmaya gidilebilmesi de diyebiliriz.

Siyaset sözcüğü, çok geçmiş (Antik Yunan) dönemlerinde kullanılsa da modern zamanlara kadar pekte bir anlam ifade ettiği söylenemez. Çünkü o zamanlara dek mutlak monarşiler hakimdi. Politika dediğimiz halkı etkileme ve idare etme çalışmaları krallıklar dönemlerinde pekte uygulanamazdı. O zamanlar da sadece Yunan ve Roma devletlerinde az da olsa uygulanabiliyordu. Ondan sonra Avrupa da mutlak monarşilerin sarsılmasıyla uygulanmaya başlanmıştır.

Mutlak monarşiler sarsılmaya başladıktan sonra kral tanrı diye kabul edilenler Fransız Devrimi gibi isyanlarının de etkisiyle dünyada ki bir çok kültür ve hukuki yapıdan haberdar olup ve onlardan etkilenmeye başlamışlardır. Dünya artık birbirinden haberdar olmaya başladığı için her ne kadar krallık bitmiş olmasa da insanlar özgürlük istemeye başlamıştır. Bunların etkisiyle insanların ikna ve kontrol çabaları doğdu. Demokrasiye geçiş çok uzun ve zorlu bir süreç olmuştur. Halkın iradesi de artık yönetimde belirmeye başlayınca politika temel unsur oldu. İnsanlar bugüne dek haklarının savunulduğunu düşünüp aldatıldılar bu yüzden kendilerini politikacılara teslim etme yoluna gittiler.

Politikacılar çoğu zaman gerçek anlamıyla halkı temsil etmeye başlamıştı. Malesef unutmamamız gereken bir şey var ki demokrasinin çağdaş toplumda çok yeni bir olgu olduğu ve binlerce yıl mutlak krallığın iktidar olduğu. Demokrasinin dünya çoğunluğuna dağılması 2. dünya savaşına sonrasına kadar uzun bir süreçte olmuştur. Bu zamana dek politikacılar büyük güçler arasında elçi görevi gören ayrıcalıklı kişilerdi. Aslında demokrasi için dünyada en fazla 50 yıllık bir zamandan söz edilebilir. Mutlak monarşi içinde daha fazla bir süre yoktur aslında. Çok uzun dönemlerden beridir karşı kaşıya kaldığımız bir gücün varlığını da unutmamak gerekir. Kapital yani büyük sermaye, zenginlik bu güç binlerce yıl insanlara hükmetmiştir. Ne yazık ki devlette böyle bir hükmün aracıydı.

Siyaset Algısı

Ne yazık ki insanların güvenip kendilerini teslim ettikleri politikada artık “halkı oyalayanlar” anlamına gelmiştir. Siyasetçilik, bir rütbe bir meslek ya da ele geçirme pozisyonudur. Oysa ki halkı temsil edip yönetenlerin mevki ve mal kaygısı olmamalıydı. Bireyleri yücelten siyaset anlayışı temsilcilik amacına aykırıdır. Bugün ki durumuna bakacak olursak siyaset ancak bir paravandır. Kişilerin kendi şahıslarını tatmin ettiği bir davranıştır. Oysa gerçek politikada devlet kendi menfaatini bir yana bırakıp, kişilik olgusundan vazgeçip, halkı yönetiminde temsil etmeye önem vermelidir. Hepimizde görüyoruz ki günümüz politikacıları isim, mevki, hatta para için bu yola çıkmışlardır.

Peki içinde gerçekten temsilci olmak hiçbir beklentisi olmadan bu yola canını koymak isteyen yok mudur? Elbette bunlar halen bile hayatımızın için var olup yazarlık, sanatçılık, eğitimcilik ya da işsizlik yapıp önemsiz insanlar olmaya çalışıyorlar. İçlerinde cumhurbaşkanı veya başbakan olabilecek elbette kişiler vardır ama onlar önemli olmanın kötü düzende kötü olmak anlamına geldiğini savunur.

Politikacıların güç peşinden koşan simsarlar olduğu gören ve bilen halk bu düzenin böyle gitmeyeceğini anlayıp buna engel olacaktır. Belki o zaman aramızdaki hiçbir şey olmaya çalışan insanlar o zaman bizi temsil etmeye başlayabilirler. Böylelikle olması gereken politika düzeni var olmuş olur ve artık bir kaç kişilik ailelerde değil milyonlarca ailede temsilci olacaklardır. yani 1-2 kişiye değil bütün bir millete babalık yapacaklar.
CHARLES DEGAULLE’nin dediği gibi “politika, politikacılara bırakılmayacak kadar ciddi bir meseledir.”